Çeşmenin Kör Tıpası 2. Versiyon

2.Versiyon

Yattığım yerden doğrulamıyorsam, çocukluğumda zıpkın gibi kalktığım içindir.  

Koşarak yüzümü yıkadığım çeşmenin kör tıpasına bakarken, çeşme suyunun aktığı mermer yalağın içinde; boş bir ayran kabı rüzgarla çeperine doğru savruldu. 

Buruşturulup atılmış, kebapçı kağıtlarının kırmızı renkli, donuk salçalı yağ lekeleri tabloyu tamamlıyordu.  Çeşmenin üzerinde asırlar önce yazılmış, eski dildeki yazı çocukluğumdaki gibi kabarık harflerle bana bakıyordu.

Tercüme edilse ve yanına münasip bir levha asılsa ne güzel olurdu diye düşünürdüm. Aynı düşüncenin hayata geçmemiş olması ve tanıdıklığı zig zag yapıp, zihnimde sallandı.➽➽

Kirlenmişti hatıralarım. Temiz tutmaya çalıştığım her şey gibi onlar da kirleniyordu.  Hatıralarımı kirletmelerine izin verirsem; sabahları kalkamıyordum. 

Kent, yatağından kalkmakta zorlanan yüzlerce büyümüş çocuğa yataklık ediyordu.  Kocaman bir suç örgütü faaliyetteydi.  Asayiş kalmamıştı.  Adalet, ırak bir hatırlayışın aks-i sedası gibiydi yüzlerce kentlinin zihninde.  

Bir, kirli çeşme başını tutmuş sırtlan sigara içiyordu köşede.  Sırtlanlar köşe başında, kurtlar masa başındaydı.  Devasa bir zihin karmaşıklığında kuzu kuzu yürüyordu kentli insanlar.  Sırıtıp duruyordu, köşe başındaki sırtlan.  

Havada tor top olmuş bir yağlı kağıt uçuşuyor.  Bir masa başının yağı-kiri bulaşmış halde; suları kirletmeye doğru gidiyordu.

Çöp kutusunun ötesindeki çöpler, yürüyerek giden kuzuların gözüne batıyordu. Başları hep öndeydi.  Sırtlan yere tükürdü.  O ayakta ve başı dikti. Dişleri kahverengi, gözleri kısıktı. 

Bu duygular bana ait değildi.  Sokak başındaki lamba aydınlık, arkası ise karanlıktı.  Yavaş, yavaş uyanıyordum.  Hemen gözlerimi açsam, hangi düyaya uyanacaktım?  

Tereddütlü bir dünyaya uyanmak istedim.  Tereddüt ettim.  Gözlerimi açmadım.  Kapalı kaldıkça; endişem arttı.  Sırtlan gülerek bana doğru yaklaştı.  Baktım olmuyor, koşarak uzaklaştım.  Sokak lambasının arkasına geçtim.  Karanlığın içerisinde kaybolmak istedim.  Olmadı.  Kaybolamadan , gözlerimi açtım.  Zıpkın gibi fırladım. Yüzümü yıkadım.  

Uyandım, çünkü korkularımla buluşacaktım..

Çeşmenin Kör Tıpası 1. Versiyon

1. Versiyon


Yattığım yerden doğrulamıyorsam, çocukluğumda zıpkın gibi kalktığım içindir.  

Koşarak yüzümü yıkadığım çeşmenin kör tıpasına bakarken, çeşme suyunun aktığı mermer yalağın içinde; boş bir ayran kabı rüzgarla çeperine doğru savruldu. 

Buruşturulup atılmış, kebapçı kağıtlarının kırmızı renkli, donuk salçalı yağ lekeleri tabloyu tamamlıyordu.  Çeşmenin üzerinde asırlar önce yazılmış, eski dildeki yazı çocukluğumdaki gibi kabarık harflerle bana bakıyordu.

Tercüme edilse ve yanına münasip bir levha asılsa ne güzel olurdu diye düşünürdüm. Aynı düşüncenin hayata geçmemiş olması ve tanıdıklığı zig zag yapıp, zihnimde sallandı.➽  

Neden bir şeyler değişmiyordu? Ya da aynı kalmasını istediğim şeyler hep değişip duruyordu. 

Duygulara, hayal kırıklıklarına anlam yüklemek bilişsel ustalığın master teziydi adeta. Neden kızgındım?  Neden mutsuzdum?

Nedenlerini bulunca kırık iyileşecek gibi geliyordu.  Kalp ile beyni birbirine bağlayan bir bağ olmalıydı.  Ancak, üzüntüyü ve sevinci kalbe; tasayı ve aydınlanmayı akla bağlamak da neyin nesi, kimin fesiydi? 


Kaygı,özlem ve umut bilmecesinde adam asmaca oynanmıyordu. Olmuyordu .  Sorular öyle çözülmüyordu.  Acıyordu işte, özleniyordu yokluklar. 


Analojiler de derde deva olmuyordu.  Bak: millette ne dertler var?  Aman canım başka ülkelerde savaş var.  Etrafımız ateş çemberi.  Dünyanın çivisi çıkmış. Vesaire, vesaire...

Daha çok oku, daha çok bil, daha çok öğren ve tasaların hafiflesin.  Dertlerini gerekçelendir.  Kategorize et.  Kıyasla!  Küçült. kaldır ilgili çekmeceye, rahatla!

Öyle mi?

Hadi, öyle olsun.  İçimdeki pırıl pırıl dünya da yine benim olsun.

Uyandığımda; birdenbire yok olsun...
   

Güneşli Günün Burkulmuş Yüreği


Ölüsüne ağıt yakacaktım Oğuz Atay'ın. O eski zaman tanıklığının şair-yazar-mühendisine. Karşıma  çıktı Erdal Eren: yine aynı gün. Burkuldu içim, yazamadım ilk önce. Zira, bir kayıtsız ülke sabahı daha mezar olmuştu 9 cana. Başkentin hızlı ama sabıkalı raylarına. Ana avrat küfür etsen, polis bırakmaz gördüm. Emniyete almış rayları, hem de üzerine çöken köprünün ayaklarıyla. Adam olmaz len bu millet. 206 yolcusuyla kontrol lokomotifine çarpan marşandiz de adam olmaz. Aracında fren sensörü olan önemli kişi olay mahalline geldi. 206 yolcu ise Allah'a emanetti. Ee sonunda kim ihanet etti? Olur mu canım? Bakan bey olay yerindeydi. Dağılın yakınları, yakınınızı taşıyoruz, cennete. Devlet memuruna mukavemetten girmeyin siz de şimdi kodeslere. Okuyun, küfür edin aklınıza gelene, akşam tencere derdi eser geçer hepsi zaten bir nefeste. Sabah namazında bir dua da etsen ölenlere: gelip seni kurtaracak kimse yok. Düşünüyoruz o halde varız diyeceğim. Komik mi? Düşünmüyoruz o halde yokuz. E zaten yoksak niye varlık dertleriyle uğraşıyoruz. Hiçlik alemlerindekilere sarıyoruz? Bırakalım dağınık kalsın evren. Kara delikler çözücek bu işi. Sonunda...Şairlik de yürek burkmuş yaralara kabuk olmuyor. Şimdi bir saz çalsa belki notalar olur. Bilemedim. Bilgimle yapacak şeylerim azaldı. Kalbim ağrıyor. Ruhum sahipsiz. Hepsini oturtacağım yerli yerine. Bir sabah olsun. Güzel insanlar uyansın. Yenileri ölsün, boyayacağım kosmosu turkuvaz rengine.Sonra da akşam olur, unuturuz bu rengi.  

IRAKI

Irakı


Herkesin üzerinde bir şeyler söylediği bir konu rakı. Yazıp, çiziliyor. Sosyal medya paylaşımları, "hayırlı cumalar" ile yarışıyor. İyiliği, güzelliği, krallığı, diğerlerine göre üstünlüğü felan fişman anlatılıyor. 

Evet rakı, konu rakı. Ya da Neşet Ertaş'ın Zeki Müren'in sorusuna cevabıyla <ırakı>.

"
-Ben girdim içeri, vardım yanına. Bana ne içen dedi?
-Ben de ırakı didim.
"
Unutuldukça ortaya çıkıyor. Milli içkimiz. Demek ki benim de hakkında bir şeyler yazma zamanım gelmiş. Benim yazacaklarım bugüne kadar söylenen güzel ve özlü sözleri aktarmaktan ibaret olmayacak. Rakı ve kendim ile ilgili bana özgün olanları paylaşmak istiyorum. Edebi bir güzelleme yazısı değil. Hayattan, rakının şahitliğinde yansımalar olabilir. Eğer illa bir tanımlama yapacaksak. 

İlk anım, bir akrabanın evinde su zannıyla içtiğim sek rakıyla ilgili. Hepsini bitirip, sonradan su olmadığını anlamış, ağzımı, yüzümü buruşturup geçiştirmiştim. 8-9 yaşlarında olmalıyım. İyi bir tecrübe olmamasına rağmen, akşamcılığıma tesiri nisbi olarak az olmuş belli ki.

Sakarya caddesinde, Sakarya lokantasında Adem amcanın zimnı gözetiminde başladık meyhane kokusu çekmeye. Ancak, o zaman rakı içemiyorduk. Schweppes ve votka. Schweppes yetkilileri o çıkardıkları narenciye aromalı gazozların neye en çok yaradığını hiç bir zaman anlamadılar bence bu coğrafyada.

Sonraları rakıya geçildi. Sıra ne zaman hatırlamıyorum. Ancak, üniversite yerleştirme sonuçları açıklandığında herkes beni aramakla meşgulken. Biz Serdar ile tombul Efes şisesinden rakı terkibatı yudumluyorduk. Sitede ki millet de " aman canım gençler bir bira içsinler. Ne var bunda?" diye konuşuyorlardı.

Serdar'ın babası İbrahim amcanın buzluktaki keklik ve bıldırcınları da rakı eşliğinde götürmüştük. 

Istanbul, üniversite ve rakı sanki değişmez bir ileri üçlü gibiydi. O zamanların hakkını da Taksim-Sarıyer otobüsü ile Sarıyer sonra Rumelikavağı yapıp orada da hamsi eşliğinde ziyadesiyle verdiğimizi hatırlıyorum.

Sonra, Bebek Kalem barda efsane adisyonun üzerindeki 100 çentik. Yani her biri iki kadeh rakıya tekamül eden 50 çarpı.Ve de aynı efsane çerçevesinde barmen Ramazan ( bizim deyişimizle Rambo)

Üniversiteden sonra bira ve şarap da katıldı soframıza. İçtiğimiz şarap " Buzbağ" markalı Tekel şarabıydı. Uzun boyunlu, " Metaxa"nınkine benzer bir şisesi vardı. Üzerinde harika bir siyah üzüm illustrasyonu olan da etiketi. Benim bekar evinde, babam şişeyi görünce epey şaşırmıştı. Bizde bunu içerdik diye. Arkasıdan da eklemişti. 

- Ne içerseniz için, sonunda rakıya dönersiniz.

diye.

Öyle de oldu sonunda. Rakının yeri başka.

Eş, dost, okul, asker arkadaşı buluşmalarında hep rakı vardı. Cuma ve cumartesi rakı demekti. Hatırladığım ve ağzımda rakının eşliğinde nadide tatlar bırakan yerleri sıralamaya çalışayım.

Mısır Çarşsındaki Pandeli. Dayım götürmüştü ilk defa. Patlıcanlı böreği ve üzerindeki dönerin tadı damağımda. Kumkapı, Ördekli Bakkal sokak, Kör Agop'un yeri. Sevan ve İhsan ile beraber giderdik. Ankara'da, Kızılay'da Göksu, Kumsal. Samsun eski balık halinde Fevzi, haşlama kalkan balığı enfesti. Rumeli Kavağı, Süper Yedigün. Yine Ankara'da Sakarya lokantsında veto salatası. Moda, Şiribom ( garsonumuz yine Rambo başka Ramazan bu sefer ). Tarlabaşı Asır ( mezeleri güzel diye kuzenim Hakan da giderdi rakı içmeden ). Çiçek Pasajı, Cavit. Yine Moda'da, Koço. 

Şimdiler de ise mekanlar değişse de rakı yeniden herkesin baştacı olu
du.

Rakının şahit olduğu anlara ve insanlara gelirsek, onlar da enteresan. Bir arkadaşlarımızın düğününde iki rakı arası bir çay içen eski bakanımız. Belinde rakı bardağı ile dolaşan ve her masadan bir meze tırtıklayan Asır restoran'ın çocukluk arkadaşı zat-ı muhterem. Çiçek Pasajında Madam ile aynı zamanda keman çalan takma dişli Metin baba.İftar sofrasında rakıları koyup, iftar saatini bekleyen B.K.. Domuz sıkısı gibi rakı kadehini doldurup, içtikçe üzerine ekleyen, Erkut Taçkın'ın sofra arkadaşı. Domates, roka ve diz boyu zeytinyağı döktürdüğü salata için fırından taze ekmek almaya komiyi gönderen Erdem abi. ( ekmeği salatanın sosuna banmak için aldırırdı.)İhsan'ın aktarmasına göre bir öğlen rakısı üstadıydı. Istanbul'a gelmeye bir türlü ikna edemediğimiz Orhan amcamın, 

- Ya, Orhan abi, ha bu Samsun'da rakı yok mu? Ne diye gideceğiz da İstanbul'a

deyip. Bizleri dumura uğratan, Halit abi.
Akşama kadar ne içecekseniz içip bitirin diye salık veren. Zamanında sabah 08:30 da Cahit Sıtkı ile meyhaneye giden Adem amca. Ramazan'dan önce ağız bağlama adı altında, tüm ay boyunca içebilecekleri rakıyı bir haftada içen Aksaray'lı eşraf. Rakı ile suyu ağzında havuz yapıp, öyle demlenen eski adamlar. Bol soğanlı Ermeni usülü pilaki, Topiğin üzerine artı işaretini bıçakla çizip, tam orta noktaya limon sıkmaca. Sonra da limon suyunun tüm yönlere gidişini seyretmek.

Saatinden önce hallenmek, ve mutlaka tarama. Mutlaka, Selahattin Pınar, mutlaka babam , mutlaka şiir.

Mutlaka, sıhhat ve afiyetle rakı. İçenlere, nur, içmeyenlere aşk olsun diyen rakı.

Okuyup, dinleyip, feyz ve keyif aldığımız üstadlar. hepsini anamasak bile:

Ahmet Rasim
Bekri Mustafa
Neyzen Tevfik
Sait Faik
Vefa Zat
Aydın Boysan
Mahmut Baler
Mücap Ofluoğlu
Sadri Alışık
Yahya Kemal
Haluk Kurdoğlu
Ahmet Kaya
Müşfik Kenter
Fikret Mualla
Selahattin Pınar
Müzeyyen Senar
Zeki Müren

ve 

halaskar Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün

sofralarından demlenerek gelen, üzümün ruhu, bu toprakların aslan sütü rakı.

Ağız tadıyla, muhabbetle...

3/4 Şiir

Hayallerimi usulca...


Titrek bir sesle uzandım telefona,
Karşımdaki; kapıyı açar gibi açsın istiyorum telefonu,
Kucağıma atılsın, öpsün, koklasın.
Unuttuğum kendimi bana hatırlatsın.
Hayalet gibi telefonu kapatınca
Ben de usulca kapatıyorum hayallerimi.

***

Şiir Sözlüğü


Uzun bir cümle için kısa bir yol şiir,

Anlatamayacaklarını haykırdığın zaman şiir,
Sevda yarasından kurtulacak tek yol devrim şiir.

***

Senden Bana


Bir kaç kelime senden bana,

Akşamdan beri yoksunluk işte,
Biraz geri
Biraz ileri
Karşımdaki her yol seni hatırlatır şimdi.

***

Onlardan Değiliz


Avuçlarımız kirli terli namuslu, hevesli, hevessiz.

İffet barajını geçemedik kimimiz,
Bir bomba düştü sanki orta yere:
Tarumar oldu deniz.
Yeknesak bir aydınlığa uyandık,
Baktık yine el eleyiz.
Gözlerimizin içi bir kocaman ayna,
Hanginize parıldıyor dediniz?
Birimiz bir küçük umut gemisi yaptı.
Bindik gittik yorulmuştu artık nefsimiz.
Kim uyanırsa, kalırsa, ölürse;
Biliniz!
Biz artık onlardan değiliz.

16.12.2016 13:45

Mimoza

Mimoza

Bir mimozanın dibine oturup, düşünüyordu. Yazmaya başlayacaktı ancak kafasında kelimeler dağınıktı. Paragraf hatta bir cümle olmayacak kadar dağınıktı.

Birkaç parça mimoza saçlarının üzerine düşmüştü. Onları parmaklarının nazik kavrayışıyla alıp, yanı başına koyarken yukarıya doğru, ağacın dallarına baktı. Gökyüzü, sarı, tortop mimozaların gölgesi arasından gülümsüyordu. Selam verdi. 


Nereden başlamalıyım derken; göstermelik davranışlar ilk aklına gelenlerdi. Kendine ait olmayan suretler. Suretlerin ambalajı giysiler,algılar,davranış ve tavırlar. Ne çok kendimden uzaklaşıyorum diye içinden geçirdi. Ancak rüyalarımda kucaklaştığım unutulmuş öz benliğimle uyanınca tekrar ayrılıyorum. Ne acı ?!

Bildiklerimi unutmalıyım!


Diye not aldı. Elinde kör bir kurşun kalem, üzerine yazdığı eski bir not defterine:

-Bildiklerim:

Bildiklerinden sıyrılmak; çekirdeğe, öze giden ilk kabuğun ayrılmasıydı sanki. Kafka’nın dönüşümünü hatırladı. Duvardaki imgelemesini nasıl kağıda döktüğünü, yatağını, siyah saçlarını ve adının Franz oluşunu. Dönüşmeden, kabuk sertleşmeden kurtulmalıydı özü örten her katmandan.

Öğrendikleri ve bildikleri, onu ilk benliğine taşıyacak roketin sonradan fırlatıp atılan ateşleyici kısmı gibiydi.

Daha sonra, korkularından vazgeçmeliydi. Cesur olmak için değil. Korku yeşertmemek için. Korkularından sonra; yargılarını bırakmalıydı bir kenara. Hem kendi hem de başkalarıyla olan yargılarını.

Bilmiyor, korkmuyor ve yargılamıyorken; nasıl hissederdi insan ? Kendini yokladı. Ve hislerinden sıyrılamayacağını anladı. Hisleri özün kabuğu değildi. Yanılmıştı. Onlar, özünün uzantılarıydı. Aslına hisleri taşıyacaktı onu.

Gerekliler. Şimdi, bunlar vardı sırada. Gerekli olanlar, sayılanlar, dayatılanlar. Bilinmesi ,alınması ve olunması gerekenler. Kendisi için gerekli olanlar değil. Kendine, gerekli olduğu söylenenler. Öğretilenler.Empoze edilenler. Bunları kolaylaştıran tüm algılar. Ortalamaya inanma eğilimi. Uyum gerekliliği. Sosyalleşme gerekliliği. Ancak, bu saydıklarından önce önemli bir şey daha vardı. Önce onlardan kurtulmalıydı. 

Kimlikler ve roller.

İlk kimliği bir varlık olmaktı. Sonra canlı; sırasıyla , memeli,insan ve erkek kimlikleri geliyordu. En üst kimliğindeki varlığa erişmeliydi. Mimoza ile bütünleşmesinin yolu ve yolculuğu buradan geçiyordu. Varlık, mahluk, halk, halk edilen. Hilkat: var olan, var edilen, yaratılan, yaratılmış anlamında. Varlık dünyasını paylaşanlardan olmalıydı.

Var edildiğimizde ya da var olduğumuzda hiç bir rolümüz yoktu. Sadece var idik. Sonra kimlikler ve roller gelişince aslımız ile olan ilişkimiz zayıfladı diye düşündü. 

Rolleri neydi? kim vermişti bize bu rolleri. Hangisini isteyerek almış, hangisi üzerimize yapışmıştı. 

İlk rolü oğul olmaktı. Sonra kardeş, sonraları arkadaş, sırdaş, sevgili, eş, akraba ve baba diye sıralanabilirdi.

Bu roller öze göre değil şekle göre biçilmiş rollerdi. Birbirleriyle çelişik olmasa da bütünleşik olmayabileceğini içinden geçirdi. Dışından düşünene deli deniyordu, zira. Deli: dışından düşünen. Akıllı: düşündüğünü dışa vurmayan. Artık, kavramaların yer değiştirmesi, onların da yüklenen anlam ve tanımlardan sıyrılmasının gerektiği zaman gelmişti. Tanımlarıyla sınırlanan sıfatlar da en üstteki varlık nedenlerine  ulaşmak zorundaydılar. 

Kimlik ve rollerden sıyrılmak zordu. Şehirdeki rollerinden sıkılıp köylere ve sahil kasabalarına giden arkadaşlarını aklından geçirdi. Gittikleri yerlerde yeni bir kimlik ve rol edinmişlerdi. Sıyrılmamışlar, sıkılarak yeni rol üstlenmişlerdi. Sahne, dekor ve ışık değişmiş. Ancak, aktörün rol alması değişmemişti. Şimdi yeni rollerinin sıkıcı taraflarını biriktiriyorlardı. Sıkılıp, atmak için.

Asıl önemli olan şu kısımdı. Rol değiştirmeden sıyrılabilmek. 

Oysa,sevdiğin şeyleri bırakmak zordu. Sevgi hissi ile alışkanlığı ayırt etmek epey zahmet dolu bir yolculuktu. Ancak, kararlıydı. Yapacaktı. 

Mimoza, gökyüzü ve içinden düşünen ama deli olan aklı ile beraber yapacaklardı.

Kalktı ve yürüyüp gidiverdi.

Mimoza ağacı ise hamle etti ama yerinde kalmıştı. Tanım gereği kımıldayamamıştı.

(ilk taslak 13.03.2018)